Mutfaktaki çelik tezgahlar, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ayna gibi parlıyordu. Meryem Şef, beyaz önlüğünün düğmelerini ilikliyordu. Mutfakta henüz kimse yoktu ama her şey yerli yerindeydi. Biraz sonra ekip içeri girdiğinde, mutfak ritmik bir müziğe dönüştü. Bıçakların tahtaya vurduğu “tık-tık” sesleri, kaynayan sos tenceresinden gelen düzenli fokurtular ve ocağın mavi alevinin hafif hışırtısı birbirine karıştı. İçerisi taze kekik ve fırından yeni çıkmış ekmeğin o sıcak, iştah açıcı kokusuyla dolacaktı.
Akşamki menü ekibe dağıtılmış, herkes tezgahının başındaydı. Günün yıldızı ana yemeğin sosu bitmişti. Meryem, parmağının ucuyla yeni hazırlanmış sosun kıvamına baktı. İpeksi, pürüzsüz ve tam olması gerektiği gibiydi. Onun için bir sos yemeğin ana kahramanıydı. Mutfakta en sevdiği söz “Bitti şef!” denmesiydi. Böylece taze pişmiş yemeğin kokusunu içine çekebilecekti. Ekibin, şeflerinde en sevdikleri huyu neşeli ve tebessümlü halleriydi. Onu gördükçe daha canlı ve motive çalışıyorlardı. O gün derdi olanı bile gülümsetirdi. Ekiple tek bir vücut olmuşlardı. Kelimeler ortadan kalkmış bakışlarla anlaşıyorlardı.
Meryem mutfakta bir “patron” gibi değil, bir orkestra şefi gibi hareket ediyordu. Bulaşıkçıdan yardımcılara kadar herkese saygıyla bakardı. Şef kimliği biri eksik olduğunda yerini dondurmasına engel olmazdı. Bir hata karşısında çözümün bir parçası olurdu. Beklenmeyen bir krizde sakin kalıp ekibi organize edebiliyordu. Mutfakta pratik çalışan da işleri ağırdan alan da vardı. Sırf iş yürüsün diye eli hızlı olana daha fazla iş yükü yüklemezdi. Ağır olana pratiklik kazandıracak işler verirdi. Herkesin becerisini parlatan ve zayıf yönlerini destekleyen iş bölümü yapardı. İşten kaytaranı hemen anlayıp şakayla yaklaşıp ekibe dahil ederdi.

Her mutfakta olduğu gibi çalışanlar arasında gerginlik olurdu ama bu gerginlik mutfağın sessiz neşesini bozmazdı. Kırgınlıklar çabuk geçer iş akışına yansımazdı. Mutfağın dengesi Meryem’in uzlaşmacı ve adaletli bakışında gizliydi.
Onun liderliğinde çalışanlar her duruma karşı güvende hissediyorlardı. Mutfağın felsefesi mükemmeli ortaya koymak değil mutlu çalışmaktı. Bu düşünce tezgahlara neşe getiriyordu. Çalıştıkları iş yeri adeta onların evi gibi olmuştu. Restoran kapandığında bütün günün yorgunluğunu atmadan ekibi evlerine göndermezdi. İş biter bitmez ruhu dinlendiren müzikler açardı. Her birinin damak tadına özel kendi kurabiyelerinden yapardı. Küçük notlu kurabiye paketleri kapıdan çıkmadan onlara gülümserdi.
İşin en ilginç yanı ise şuydu: Meryem bir toplantı ya da tadım için mutfaktan ayrıldığında bile, disiplin zerre bozulmuyordu. Ekip, o varmış gibi aynı titizlikle doğramaya, pişirmeye ve sunmaya devam ediyordu. Çünkü ona duydukları sevgi, korkudan çok daha güçlü bir motivasyon kaynağıydı. Şeflerinin, zarar görmemesi ve mutsuz olmaması için canla başla çalışırlardı.
Peki onu iyi lider yapan sebep neydi?
Meryem’in iyi bir lider olması, çocukluğunun o soğuk ve mesafeli akşam yemeklerine dayanıyordu. Babası konuşmayı çok sevmezdi ama konuştuğunda da sözünü dinletirdi. Masanın başında bir heykel gibi otururdu. Son derece net kuralları olan bir adamdı. Bu kuralları uygularken kardeşler arasında uçurumlar oluşurdu. Erkek kardeşine gösterilen ayrıcalık, Meryem’e gelince katı bir disipline dönüşürdü. Masaya eller yıkanmadan oturduklarında sadece Meryem’i uyarırdı.

Kardeşi Efe, “küçük, yapamaz” diye çoğu sorumluluk Meryem’in üstüne kalırdı. “Sen ablasın” diye diye tüm sıkıcı işleri yapardı. Oysa aralarında sadece üç yaş vardı. Babası Efe’nin eli yavaş diye iş vermezdi. Okul çantasını bile son dakika servise yetişecekleri için Meryem’e hazırlatırdı. İşleri yaparken de babası tepesinde durur beklerdi. Karşılığında övgü dolu sözler de duymazdı. Arada çocukça isteği ile işten kaytarmak istese azarlayan sert görünüşü dibinde biterdi. Ona derinde hissettiği duygu korkuydu.
Babası Meryem’i üzmek için yapmıyordu. Sertlikle düzeni sağlayacağını ve eli çabuk olanın iş yükünü alması gerektiğini zannederdi. Bu şekilde sorumluluk sahibi olacağını düşünürdü. İyi yetiştirmenin yolunun bu olduğunu öğrenmişti. O da babasından gördüğünü uyguluyordu. Meryem’se büyürken gördüğü davranışlarını kabul edemedi. Babasına kızgın değildi fakat sert olmadan disiplini sağlamanın başka bir yolu olmalı derdi.
Kendi yolculuğunda eksik kalan parçaları aramaya başlamıştı. Okul hayatında ve çalıştığı restoranlarda kafasındaki soruların cevaplarını keşfetmeye başlamıştı. Hayat düşündüklerine karşılık vermişti. Artık şef olduğunda ne yapacağını biliyordu.
Güçlü Senfonisinin Gizli Lideri
Babası ile olan ilişkisi bugünkü şef kimliğine destek olmuştu. Otoriteyi bir köprü olarak kullanmayı seçti. Gerçek liderlik insanların tepesinde durmak değildi. Ekibinin, yanında durmak olduğunu o mutfaksız evde anlamıştı. İşi bitirmeye odaklanmak yerine ihtiyaçlara konsantre olmanın başarıya ve mutluluğa götürdüğünü fark etmişti. İlişkiler arasındaki dengeyi adaletli bakışın sağladığına şahitlik etmişti. Meryem’in bu tutumu sayesinde mutfak, sadece yemek pişen bir yer olmuyordu. Herkesin kendini değerli hissettiği bir yer oluyordu.
Günün sonunda Meryem, mutfağın kapısını kilitlerken içeride bıraktığı düzene baktı. Babasının kurduğu düzen o kapıdan çıktığında dağılırdı. Meryem’in kurduğu düzen ise o yokken daha da güçleniyordu. Liderlik, ekibine ne kadar talimat verdiği ile ölçülmezdi. Ekipteki herkesin şef yokken bile içindeki “şefi” bulmasına yardımcı olmaktı. Mutfak sessizdi ama görünmeyen güçlü bir senfoni vardı.