
Dut ağacının iri, yeşil yapraklarının gölgesi yüzüne düşüyordu. Gölgelik ahşap çatının altındaki masada evraklar düzenli ama ağır bir şekilde duruyordu. Yanında dumanı üstünde tüten bir fincan kahve vardı. Renkli bahçe çiçekleri topraktan canlı canlı yükseliyordu. Salon çiçeğini andıran parlak yapraklı bitkiler ise bahçeye zarafet katıyordu.
İş yerinin bahçesini çok seviyordu Ahmet. Günün yoğun saatlerinde bile birkaç dakikalığına da olsa çıkıp nefes alırdı. Burada zaman geçirmeyi alışkanlık edinmişti. En çok da çalışanlar gelmeden, telefonlar çalmadan ve bahçenin doğallığı kaybolmadan önceki sabah saatlerini seviyordu.
Dalların arasından kuş cıvıltıları yükseldi. O anda hafif bir rüzgâr esti; yapraklar birbirine değdi. Ahmet, gözlerini kapatıp derin derin bir nefes aldı. Büyük hayallerle, büyük umutlarla çıktığı bu yolculukta sona doğru yaklaşıyordu.
Ortağıyla bu bahçede ne planlar kurmuşlardı. İkisinin de çok iş tecrübesi yoktu ama cesaretleri vardı. “Biz bu işi yaparız. Ne olacak ki? En fazla koyduğumuz sermayeyi kaybederiz.” demişlerdi. Risk, o gün yalnızca rakamlardan ibaretti. Kaybedilecek olanın sadece para olduğunu sanmışlardı. Rakamlar konuşulmuştu, hedefler büyümüştü ve kazanılacak paralar hesaplanmıştı. Müşteriler zihinlerinde birer insan olmaktan çıkmıştı. Adeta gözlerinde kazanılacak paraya dönüşmüştü. İş yerini korumak, büyütmek, ayakta tutmayı çok ama çok istemişlerdi fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Planlanan gelirler gecikti, umutla atılan adımlar sendeledi. Üstelik tecrübesizlikleri de eklendi ve iyi niyetle alınan kararlar işleri daha da zorlaştırdı.

Ahmet ve ortağı, işin başında her şeyin yolunda gittiğini düşünüyorlardı. Emekleri ve en önemlisi, büyüyeceklerine dair güçlü bir inançları vardı. Ahmet de bu düzenin bozulmaması için elinden geleni yapmıştı. Hatta çoğu zaman elinden gelenin fazlasını yapmıştı. İşin kritik noktası da tam burasıydı. Ahmet, bu süreçte gördüğü her eksikliği kendisi tamamlamaya çalıştı. Başta bu yaptığı bir fedakârlık gibi görünüyordu. İş aksamasın, zor durumda kalmasınlar diye yapılan bir iyilikti ama zamanla bu davranış, fark edilmeden bir alışkanlığa dönüşmüştü. Çalışanların yapması gereken işler bir anda Ahmet’in sorumluluğu olmuştu. Ortağı da bu rahatlığa yavaş yavaş uyum sağladı. Çünkü ortada görünmeyen ama herkesin hissettiği bir gerçek vardı: “Nasılsa Ahmet halleder.”
Peki sorun neydi?
Sorun, Ahmet’in iletişim kurmak yerine yük almayı tercih etmesiydi. Ne beklentilerini açıkça anlattı ne de sınırlarını net bir şekilde çizdi. Hataları konuşmak yerine eliyle düzeltti. Eksikleri öğretmek yerine kapattı. Kısa vadede işler yürüdü ama uzun vadede insanlar sorumluluk almayı istememeye başladı. Daha da ilginç olan bir durum vardı. Ahmet birine görev verdiğinde, çalışanlar bunu yönlendirme olarak anlamıyorlardı. Bir zorlama olarak algılamaya başlamışlardı. Hatta arkasından “iyi bir patron değil” diye konuşuyorlardı. Oysa aynı insanlar, Ahmet onların işlerini yaptığında bunu sorgulamıyordu bile. Bu da Ahmet’in, çalışanlarıyla kurmadığı iletişimin bir sonucuydu. Üstelik bu, müşterileriyle olan ilişkilerini de etkilemişti. Sorumluluk almayı reddeden çalışanları, müşterileri sürekli ertelemişlerdi. Toplantı yapmak için arayanları “Biz sizi arayacağız” diyerek geçiştirmişler ama aramamışlardı. Ahmet, bu duruma da el atmıştı. Artık müşteriler işlerini sadece Ahmet ile halletmek istiyorlardı. Yoksa işi kaybediyorlardı.
Ahmet aslında kötü niyetli bir lider değildi. Aksine, fazla iyi niyetliydi ama liderlik sadece iyi niyetle yürümüyordu. Bazen geri durmayı, bazen sorumluluk vermeyi ve en önemlisi iyi bir iletişim gerektiriyordu.
Ahmet, bunu fark ettiğinde ise işler çoktan dengesini kaybetmişti. Çünkü işi, eksikler yüzünden sona ermiyordu. Sorumlulukları anlatmadığı, yüksek beklentisi olduğu ve iş ilişkilerini iyi yönetemediği için bu duruma gelmişlerdi. Bu yüzden kayıp sadece sermaye olmadı. Bu süreç Ahmet’in ruhunda derin yaralar açtı. Hissettiği yorgunluk ve üzüntü gün geçtikçe yerini kimsenin görmediği acıtan izlere bıraktı…Bugün de eski yaşadıklarını düşünürken bir soru ağır ağır zihnine yerleşti.
Gerçek bir lider olabilmiş miydi?
Belki de Ahmet lider olmakla yük almayı birbirine karıştırmıştı. Çalışanlarının ve ortağının yapması gereken işleri yaptığında her şeyin yolunda gideceğini zannetmişti.. O koştukça düzen sağlanacak, o yetiştikçe açıklar kapanacaktı. “Ben yapayım” dedikçe omuzlarındaki yük büyümüş, görünmez bir ağırlığa dönüşmüştü. Buna rağmen Ahmet iyi niyetle daha fazlasını üstlenmişti.
Oysa liderlik bu muydu?
Liderlik, herkes yorulmasın diye en çok yorulan olmak mıydı?
Her eksik kapansın diye kendini eksiltmek miydi?
Sessizce tükenirken güçlü görünmeye çalışmak mıydı?
Belki de liderlik yükü tek başına taşımak değildi. Yükü adilce dağıtabilmekti, sorumluluğu paylaştırabilmekti. Gerektiğinde geri durabilmek, gerektiğinde sınır çizebilmekti. Kurtarıcı olmak değil, sistem kurabilmekti.
Ahmet ise çoğu zaman problemleri hızlı çözmek istemişti. Beklemek yerine yapmış, konuşmak yerine üstlenmiş ve sınır koymak yerine katlanmıştı. İşin aksamasını, zararın büyümesini istememişti. Zorluklarla kurdukları işi kaybetmekten korkmuştu.
Şimdi ise dut ağacının gölgesinde oturup düşünüyordu. Soğumuş kahvesi avuçlarında dururken ilk kez şunu net hissediyordu: Omuzlarındaki ağırlık yanlış uygulanan liderliğin getirisiydi.
Dut ağacının gölgesi de rüzgarın esintisi de kuşların ötüşü de aynıydı. Bahçe tüm doğallığıyla aynı güzelliğini koruyordu. Değişen tek şey Ahmet’in liderlik tanımıydı.