Gençlik

Elif, çok sevdiği cam balkonunda oturup kahvesini yudumlarken kızının bir hışımla eve gelişini izledi. Cemre’nin babası birkaç yıl önce ani bir kalp kriziyle vefat etmiş, bu kayıp ikisini de derinden sarsmıştı. Evin tüm yükü bir anda Elif’in omuzlarına binmişti. O günden beri Elif Cemre için her zamankinden daha fazla fedakârlık yapıyordu.

Önlerinde büyük bir sınav vardı. Elif, kızına rehberlik etmeye çalışsa da Cemre ders çalışmak istemiyor, bu tavrıyla annesini çok üzüyordu. Kızının yaşlarında olduğu zamanlarda kendi halini düşündüğünde aralarındaki uçurumu daha net fark etti: “Ne kadar da birbirimizin zıddıyız,” diye geçirdi içinden. Cemre’nin, annesinin evin otoritesi olduğunu bir türlü kabullenmemesi canını yakıyordu.

O sırada Cemre içeri girdi. “Anne! Bugün yemekte ne var?” diye sordu. Aldığı cevabı beğenmeyince sert bir tonla söylendi. “Of ya! Yine mi karnabahar? Hayatta yemem, bana başka bir şeyler yap!”

Elif önce kararlı bir sesle, “Bu yemek yenecek!” diye bağırdı. Ancak çok geçmeden, yorgun olmasına rağmen kızına kıyamayıp mutfağa girdi. Cemre’nin en sevdiği yiyecek olan patates kızartmasını yaptı. “Hayır” dedikten hemen sonra onun isteğini yerine getirmesi ne kadar doğruydu? Farkında değildi ama artık kendi davranışlarının kontrolü kendisinde değildi.

Cemre sadece yemek konusunda değil, telefon kullanımı ve dersler konusunda da sınır tanımıyordu. Elif, kızının her istediğini yerine getirmek için çabalarken Cemre zamanını ders çalışarak değil telefon başında harcıyordu. Elif böyle giderse telefonu elinden alacağını defalarca söylese de bunu yapamıyordu. Kararlılığını çok çabuk bozduğu için otoritesi her geçen gün zayıflıyordu. Elif artık yöneten değil, yönetilen taraf olmuştu. Ne kadar “Okula git, mesleğini eline al” dese de sanki bir duvarla konuşuyordu.

Hayatta olaylar yaşanmadan önce mutlaka bir işaret verir, ardından da bir iz bırakır.

Elif, yıllar önce bir arkadaşının benzer sorunlar yaşadığına şahit olmuş, ona saatlerce akıl vermişti. Aslında hayat, aynı durumları yaşayacağına dair ona birçok işaret sunmuştu ama o bunları görememişti.

Şimdilerde Cemre iyice kendi bildiğini okuyor, hatta okulu bırakmak istediğini söylüyordu. Hiçbir sorumluluk almıyor, sürekli mutsuz olduğunu ve içinden hiçbir şey yapmak gelmediğini anlatıyordu. Elif hayretler içindeydi.

Bir insana bu kadar imkân sunulurken, neden mutsuz olurdu ki?

Geçenlerde gittiği okul toplantısında diğer annelerin de aynı dertten şikâyetçi olduğunu görmüştü. Öğretmenlerin de şikâyeti hep aynıydı: “Bu çocuklar bizi hiç dinlemiyor.” Artık bu duruma bir “dur” demenin vakti gelmişti.

Peki ama nasıl?

İnsan, söz konusu kendi evladı olunca bazen gerçekleri göremiyor. Hayat işaretler verse de bazen görmezden gelmeyi, bazen de konforunu bozmamayı tercih ediyor. Bu yüzden çocuğuna bir sorumluluğu, bir işi öğretmekle uğraşmak yerine, o işi kendisi yapmak daha kolay geliyor.

Oysa iyi bir lider olmanın yolu zıt özelliklere sahip kişileri doğru yönetebilmekten geçiyor.

Loading spinner